İkincil ötekileştirme, sosyal gruplar arasında yaşanan çatışma ve ayrışmayı kavrayan bir kavram olarak, ötekileştirme mekanizmasının daha derinlemesine bir katmanını ortaya koymaktadır. Basit bir deyişle, bir grubun içerisinde başka bir gruba karşı geliştirilen ve sistemli bir biçimde perçinlenen nefret ve düşmanlık anlatılarının, orijinal ötekileştirmenin ötesine geçerek nasıl yeniden biçimlendiğine işaret etmektedir. Sosyal gruplar arasında ötekileştirilen ve tehdit kaynağı olarak görülenlerin esasında Ermeni olduklarına dair yaygın bir söylem bulunmaktadır. Bu durum, Ermenilerin maruz kaldığı ikincil ötekileştirme hali olarak adlandırılabilir (Yumul, 2015). Böylece kavram, yalnızca biyolojik, kültürel veya dini farklılığa dayalı ötekileştirmelerden öte, toplumsal ve siyasal alanlarında nasıl bir iç dinamiğin işlediğini anlamaya yardımcı olmaktadır. Gruplararası ilişkilerin kompleks yapısı, sadece dış düşmanlarla değil aynı zamanda iç gruptan kaynaklı, hiç de maskelenmemiş bir düşmanlık alanıyla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Ötekileştirme Mekanizmasının İkincil Katmanı

Ötekileştirme fenomeni, klasik sosyolojik analizlerde sıklıkla ikili bir yapıda sunulmuştur: “biz” ve “onlar” ayrımı temelinde örgütlenen bir çatışma düzeni. Ancak sosyal kimlik kuramı ve gruplararası ilişkiler literaturü, bu basit ikiliğin yetersizliğini ortaya koymuştur. İkincil ötekileştirme, gruplararası çatışma dinamiklerinin bir başka yüzünü teşkil etmektedir. Özellikle çok etnili ve çok kültürlü toplumların tarihsel geçmişinde, bir grubun başka bir gruba karşı geliştirdiği ötekileştirme söylemi, zamanla çok daha kısıtlayıcı ve daralmış bir hedef bulabilmektedir. Ermeni olmanın ihanet ve tehditle ilişkilendirilmesi, ulus kimliğin de yeniden, korumacı biçimde ele alınmasına neden olur. Bu bağlamda, ötekileştirme sadece dışarıdan gelen bir tehdit algısı değil, iç gruptan kaynağını alan, hatta iç grup tarafından kendi içinde pekiştirilen bir mekanizmaya dönüşmektedir (Yumul, 2015).
Söylem analizi açısından bakıldığında, ikincil ötekileştirme, bir üst kimlik katmanından koparak, daha spesifik ve tanımlanabilir bir azınlık ya da muhalif gruba yönelmiş bir nefret anlatısı biçiminde kristalize olmaktadır. Tarihsel olarak, bir toplumda “tehdit” olarak sunulan Ermeniler, zamanla sadece dış politika sorunları değil, iç sosyal huzursuzluğun da sorumlularıymış gibi gösterilmiştir. Bu tür bir projeksiyonun arkasında, grubun kendi kimliğini tehdit altında olarak inşa etme gerekliliği yatmaktadır. Çünkü kimlik, kendisini güvensizlik ve tehdit hissi içinde tanımlayan gruplar için, sürekli bir şekilde “dış düşmanlar” ve iç “hainler” tarafından kuşatılmış bir konumda bulunduğu anlatısının devamını gerektirmektedir.
Söylemsel İnşa Süreci ve Toplumsal İnandırma Mekanizmaları
İkincil ötekileştirmenin oluşması, tesadüfi olmaktan çok, sistematik bir söylemsel inşa sürecinin ürünüdür. Medya, eğitim kurumları, siyasal söylemler ve kolektif hafıza gibi toplumsal araçlar, belirli bir grubun “öteki” olarak tanımlanması işlemini perçinlemektedir. Ermeni sorununun Türk toplumundaki söylemsel sunumu, bu inşa sürecinin en tipik örneklerinden biridir. Yüzyıllara dayanan gerilim ve çatışma, zaman içerisinde “Ermeni tehdidi” ya da “Ermeni ihanet anlatısı” olarak yeniden kodlanmıştır. Bu kodlama, belli dönemlerde yumuşayabileceği gibi, bazı dönemlerde de sertleşerek ikincil ötekileştirmenin en uç noktalarına ulaşabilmektedir.
İkincil ötekileştirme, özellikle gruplararası ilişkiler ve çatışma literatüründe üzerinde durulması gereken, iç gruptan kaynaklı nefret ve düşmanlık anlatılarının detaylandırılmasını mümkün kılan bir kavramdır (Ziflioğlu, 2015). Burada dikkat çekici olan, nefret anlatısının yalnızca dış gruptan değil, kendi içimizden kaynaklanmış olmasıdır.
Söylemsel inşanın temelinde, çoğunluk grubunun kendi kimliğini belirginleştirme ihtiyacı yer almaktadır. Kimlik, boşlukta tanımlanmaz; o, her zaman öteki ile olan ilişkisi üzerinden yapılandırılır. Ermeni kimliği, Türk ulus kimliğinin sınırlarını çizmek için kullanılan bir araç haline gelmiştir. Böylece, Ermeniler sadece tarihsel bir azınlık grubu değil, ulus içindeki bir “iç düşman” kategorisine yerleştirilmiştir. Bu yerleştirme, bilinçli veya bilinçsiz olarak, devlet aygıtı, entelektüel söylemler ve halk söylemi tarafından yeniden üretilmektedir.
Kimlik İnşasında Nefret Anlatılarının Rolü
Nefret anlatıları, toplumsal kimliğin inşasında merkezi bir rol oynamaktadır. Özellikle modern ulus devletlerin teşekkülü ve konsolidasyonu sürecinde, dahili düşmanlıklar tanımlanmış ve pekiştirilmiştir. Ulus kimliği ve etnik sınırlar, tarihsel olarak birbirine bağlı olmuştur. Bir toplumun kendisini “ulus” olarak tanımlanabilmesi için, iç homojenliğinin yanında, iç tehditlerin tanımlanması ve adlandırılması da gereklidir. İkincil ötekileştirme, işte bu noktada, ulus inşasının yapısal bir öğesine dönüşmüştür.
Ermeni kimliği, Türk siyasal tasavvurunda, uzun tarihsel süreçte, ihanet ve dış bağlantı ile ilişkilendirilmiştir. Osmanlı devletinin sonlarında, I. Dünya Savaşı döneminde, cumhuriyet dönemi boyunca ve günümüze kadar, bu ilişkilendirme belirli şiddette devam etmiştir. Söylemsel olarak, “Ermeniler dış güçlerle işbirliği yapan, ulus içindeki birlik ve beraberliği tehdit eden bir grup” olarak konumlandırılmıştır. Bu konumlandırma, aşağıdan yukarıya (toplumsal alandan), yukarıdan aşağıya (devlet söylemi ve eğitim vasıtasıyla), medya aracılığıyla, tarihsel yazım yoluyla ve kültürel üretim süreçleri başta olmak üzere çok çeşitli kanallar vasıtasıyla yeniden üretilmektedir.
Kolektif Hafıza ve Düşmanlık Anlatılarının Meşruiyeti
Kollektif hafıza, ötekileştirme mekanizmalarının uzun vadede meşrulaştırılmasında kritik bir araç olmuştur. Tarihi olaylar, ne zaman ve nasıl hatırlandığı, hangi yönleri vurgulandığı, ve bunların hangi siyasal amaçlara hizmet ettiği, nefret anlatılarının devamlılığını sağlamaktadır. Kolektif hafıza, toplumsal hareketlerde duygusal seferberliğin kaynağı olmakla birlikte, ikincil ötekileştirmeyi de sürdürebilen ve meşruiyet kazandıran bir mekanizmadır.
Türk toplumunun kolektif hafızasında, Ermeniler çoğunlukla, geçmişte yaşanan çatışmaları, olumsuz olayları veya tehditli durumları simgelemektedir. Bunun tersine, Ermeni toplumunun hafızasında ise, maruz kaldıkları olumsuz muamele, soykırım iddiası ve dışlanma ana temaları yer almaktadır. Böylece, her iki tarafın kolektif hafızası, kendi ötekisine karşı nefret anlatılarının üretilmesine ve devamlılığına hizmet etmektedir. Bu döngü, ikincil ötekileştirmeyi sona erdirmek yerine, onu kuşaktan kuşağa aktarılan bir sosyal pratik haline getirmektedir.
Tarihsel anlatıların yeniden yorumlanması, çevre koşullara göre şekillendirilmesi, ve siyasal amaçlara alet edilmesi, ikincil ötekileştirmenin sürekliliğini garantilemektedir. Bir toplumdaki çatışma, kaos veya belirsizlik dönemlerinde, kolektif hafızanın ötekileştirmeyle ilgili katmanları daha da aktivize olmakta ve nefret söylemi daha güçlü biçimde yükselmektedir. Bu, grubun kendisini bir arada tutmak, iç çatışmaları dışa çevirmek, ve böylece güç ve kontrol mekanizmalarını pekiştirmek için araya koyduğu bir sosyal psikolojik araç olarak işlev görmektedir.
Gruplararası Çatışma Söyleminin Toplumsal Mekanikleri
Gruplararası çatışma söylemi, sadece bireysel kişiliğe ait önyargılar değil, toplumsal düzeyde sistemli ve kurumsal olarak üretilen bir alandır. İkincil ötekileştirme, bu toplumsal mekanikler içinde, bir grubun iç bütünlüğünü korumak adına, başka bir grubun kökeninde “düşman” potansiyeline atfedilmesi işlemidir. Ermeni kimliği, bu bağlamda, Türk toplumunun kendi içinde sosyal uyumu sağlayabilmesi için gerekli gördüğü bir “iç düşman” kategorisine yerleştirilmiştir.
Siyasal alanda, ikincil ötekileştirme, muhalif grupları etkisizleştirmek, halkın desteğini sağlamak ve devletin meşruiyetini pekiştirmek için kullanılan bir araç olarak işlev görmektedir. “Ermeni sorunu” ile ilgili söylemler, farklı siyasal dönemlerde, farklı yoğunluklarda ve farklı amaçlarla aktivize edilmiştir. Ulusal güvenlik söyleminin, iç güvenlik kaygısının, veya ulusal üniteyle ilgili retoriğin yükseldiği dönemlerde, ikincil ötekileştirme daha da keskinleşmektedir. Medya, siyasal söylembilim araçları, eğitim materyalleri ve kültürel üretim, bu söylemleri sistematik biçimde yeniden üretmektedir.
Sosyal grup teorileri, bu tür mekanizmaların, grup içi bağlılığı güçlendirmek ve grup dışı tepkileri mobilize etmek için insanlar tarafından bilinçli olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Ancak, bir noktadan sonra, bu söylemler, kurumsal yapılara, eğitim sistemine ve kültürel pratiklere o kadar derinden gömülü hale gelmektedir ki, onları yeniden üretenlerin bile bunun yapıldığını tam olarak farkında olmadıkları bir otomatizm haline gelmektedir.
Söylemsel Kalıpların Kuşaklararası İletimi
İkincil ötekileştirmenin en tehlikeli yönlerinden biri, onun kuşaklararası aktarımıdır. Çocuklar, ailelerinde, okullarında, medyada ve sosyal ortamlarda, belirli gruplar hakkında önceden oluşturulmuş nefret anlatılarıyla karşılaşmakta, ve bunları kendi kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline getirmektedir. Böylece, ikincil ötekileştirme, bireysel önyargı değil, toplumsal bir yapı olarak kuşaklar boyunca devamlılık kazanmaktadır. Kolektif aidiyetlerin toplumsal rolü, bu kuşaklararası aktarımın temel mekanizmasını oluşturmaktadır.
Eğitim sistemleri, tarih öğretimi, dil ve edebiyat dersleri, civardaki sosyal pratikler, ve aile ortamındaki konuşmalar, ikincil ötekileştirmeyi yapılandırıp pekiştirmektedir. Bir çocuk, Ermenilerle ilgili negatif anlatılarla büyüdüğünde, bu anlatılar zamanla onun dünyayı algılayışının bir parçası haline gelmektedir. Rasyonel argümanlarla bu önyargıyı sarsabilmek son derece zordur, çünkü bu önyargılar, bireysel inançlar değil, grup kimliğiyle bütünleşmiş bir sosyal yapı olarak işlev görmektedir.
Sonuç olarak, ikincil ötekileştirme, modern çok etnili toplumlarda, gruplararası ilişkilerin yapısal bir bileşeni olarak yeniden tasarlanmıştır. Basit ötekileştirmeden farklı olarak, burada nefret anlatısı daha belirgin, daha hedeflenmiş, ve toplumsal kurumlar tarafından daha sistematik olarak yeniden üretilmektedir. Ermeni kimliğinin Türk toplumunun söyleminde nasıl konumlandırıldığı, bunun hangi tarihsel, siyasal ve sosyal mekanizmalar aracılığıyla pekiştirildiği, ve bunun kuşaklararası olarak nasıl iletildiği, ikincil ötekileştirmeyi anlamanın merkezinde yer almaktadır. Bu anlayış, sadece akademik bir ihtiyaç değil, gruplararası ilişkileri düzeltebilmek ve toplumsal uyumu geliştirebilmek için gerekli bir ilk adımdır.
Kaynaklar
Yumul, A. (2015). Başka Tanrının Çocukları. Bursa: Dora Yayıncılık.
Ziflioğlu, V. (2015). Ötekinin de Ötekisi.