Çokkültürcülük ve Küreselleşme: Modern Dünyada Kimlik Krizi

Modernitenin dört yüz yıllık proje tasarımı, ulus-devlet yapısının etrafında örgütlenmiş türdeş ve homojen toplumlar inşa etme vizyonuyla şekillenmişti. Bu paradigmatik çerçeve, farklı etnik, dini ve kültürel aidiyetleri bir pota içinde eritme ve ortak bir ulusal kimlik etrafında toplama amacını taşıyordu. Fakat küreselleşme sürecinin hızlanması, postmodern teorilerin kurumsallaşması ve çokkültürcü politikaların yükselişiyle birlikte, bu monolitik toplum modelinin temelinde gılgamış bir kırılma oluşmuştur. Günümüzde yaşanılan kimlik krizi, aslında bu büyük anlatıların ve sabit referans noktalarının çöküşünün doğal bir sonucudur. Çokkültürcülük, küreselleşmenin ideolojik ve kuramsal altyapısından beslenirken, aynı zamanda modern devlet yapısının meşruiyetini de sorgulamaya açan bir felsefi ve siyasal harekettir.

Modernite Projesinin Çöküşü ve Postmodern Kültür Politikaları

çokkültürcülük

Modernitenin türdeş ve homojen bir toplum yaratma tasavvuru, devlet merkezli ve merkezi iktidarın doğallaştırıldığı bir siyasal düzen kurmayı amaç ediyordu. Bu amaç doğrultusunda ulusal eğitim sistemleri, kitle iletişim araçları ve kültür politikaları, farklı kimlikleri bir arada potada eritme politikası uygulamışlardır. Ancak bu erosyon süreci başarısızlığa uğramıştır. (Duman, 2009) Artık günümüzde kültürel farklılıklara dayalı siyaset tarzı prim yapmakta, ulusal veya milli değerleri temsil eden siyasal oluşumlar rağbet görmemektedir. (Duman, 2009) Postmodern teori, kimlik inşasının farklılıklar üzerine kurulması gerektiği iddiasını öne sürerek, modernist homojenleştirme projelerine karşı ideolojik bir alternatif sunmuştur. Bu teorik dönüşüm, çokkültürcü politikaların ve çoğulcu toplum yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasının zemin hazırlamıştır.

Küreselleşme, kuramsal ve ideolojik dayanaklarını; çeşitliliği, farklılığı, yöreselliği ve çoğulculuğu öne çıkaran postmodern teoriden ve kimlikleri benzerliklerden ziyade farklılıklar üstüne inşa etmeye kalkışan çokkültürcü politikalardan almaktadır. (Duman, 2009) Bu durum, dört yüz yıllık geçmişi olan modernite projesinin inşa ettiği ulus-devlet modelinin çöküşüne de işaret etmektedir. Böylece, devlet merkezli ulusal kimliğin yerine, toplumsal kimlik ve aidiyet çerçevesi içinde çok sayıda kesmesiz ve kesişen kimlik kategorileri ortaya çıkmıştır.

Homojenleştirme Vizyonunun Tarihsel Krisisleri

Modern ulus-devletin kuruluş felsefesi, Weber’in rasyonel bürokrasi tasarımı ve Hobbes’in Leviathan tezinden beslenmiş bir devlet kuvvetinin merkezi ve indolent bir başa sahip olması fikriyle şekillenmişti. Bu merkezi iktidar, çok katmanlı ve heterojen toplum yapısını tek bir ulusal millet kimliğine dönüştürmeyi amaç edinmişti. Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bu monolit devlet tasarımı çeşitli nedenlerle çatlamaya başlamıştır. Tarihsel olarak bakıldığında, Balkanlar, Ortadoğu, Afrika ve Asya’daki etnik ve mezhepsel çatışmalar, modernist homojenleştirme politikalarının şiddetli tepkilerine yol açmıştır. Azınlık haklarının inkârı ve kültürel asimilasyonun zorla uygulanması, modern devletin bu kristalizasyon denemelerini insani ve siyasal açıdan başarısız kılmıştır.

Küreselleşmenin Yerel Kimlikler Üzerindeki Paradoksal Etkisi

Küreselleşme, merkezden çevre tarafına doğru homojenleştirici bir güç olarak değerlendirilse de, aslında yerel ve etnik kimliklerin yeniden harekete geçirilmesinde de katalizör rol oynamıştır. Bu paradoks, günümüz küresel toplumlarda yaşanan hızlı değişmenin doğasında yatmaktadır. Var olan bütün sabit noktaların, ortodoks inançların ve büyük anlatıların altını oyup, risk, belirsizlik ve istikrarsızlık yaratıyor. (Duman, 2009) Güvenli bir limana sığınmayı hayal eden ve ayakları altındaki toprakların kaydığını gören bu yersiz yurtsuz insanlar, eski bağlılık ve kimliklerine yeniden yöneliyorlar. (Duman, 2009) Bu geri dönüş hareketleri, çokkültürcülüğün paradoksunu açığa çıkarmaktadır: küreselleşme, evrensel ve sınırlandırılmamış bir dünya sunmakta, oysa insanlar somut, yerel ve sınırlandırılmış kimlik alanlarında sığınak aramaktadırlar.

Risk Toplumu ve Yeniden Kimlik Arayışı

Modernitenin sözleşmeye dayalı, rasyonel ve hesaplanabilir dünya vizyonu, postmodern dönemde bulanıklaşmıştır. İş güvenliğinin belirsizleşmesi, aile yapısının esnek ve geçici hale gelmesi, siyasal otorite merkezlerinin parçalanması ve teknolojik değişimin hızlanması, bireyleri âncak söylenebilir ve kaygan bir toprakta bırakmıştır. Bu ortamda, çokkültürcülüğün kimlik çoğulculuğu teklifi, paradokssal olarak yeniden etniklik, dinsallık ve yerel bağlılıkların güçlenmesine yol açmıştır. Bireyler, belirsizlik karşısında tanışıp anlaşma kabiliyetine sahip olduğu eski kimlik katmanlarına yönelmektedir. Böylece çokkültürcü politikalar, teorik olarak kimlik seçeneğini çoğultmayı hedeflese de, pratik düzlemde güç ve kaynakların dağılımında yeni çatışmaları ve segmentasyonları doğurmuştur.

Güvenli bir limana sığınmayı hayal eden ve ayakları altındaki toprakların kaydığını gören bu yersiz yurtsuz insanlar, eski bağlılık ve kimliklerine yeniden yöneliyorlar. (Duman, 2009)

Çokkültürcülüğün teorik kaynağı olan postmodern felsefe, kimliğin serbest, akışkan ve çok katmanlı olduğunu vurgularken, gerçek sosyal pratiklerde kimlikler daha katı, çatışmacı ve kaynak bağımlı hal almaktadır. Kültür savaşları, aidiyet olgusunun şiddeti, ve azınlıkların ulusal temelde marjinalleştirilme tecrübesi, çokkültürcü projenin rasyonel ve barışçı varsayımlarının yetersizliğini göstermektedir. Küreselleşmenin evrensel ve homojenleştirici baskısından kaçan insanlar, etnik, dini ve kültürel aidiyetlerine sarılmakta; bu durum ise çokkültürcü koeksistensin imkânını sorgularken, yaşanan kimlik krizinin keskinleşmesini hızlandırmaktadır.

Postmodern Kimlik Arayışlarının Felsefi ve Siyasal İmâ Boyutları

Post-modern düşünce, kimliğin inşa edilmiş, söylemi ve güce bağlı, kesişen ve çelişkili bir olgu olduğunu öne sürmüştür. Bu perspektif, modernist özü ve sabitliği varsayan kimlik tasarımlarının reddedilmesi anlamına gelmektedir. Çokkültürcülük, bu postmodern epistemolojisinin siyasal uygulaması olarak, farklı kimlikler arasında bir denklik ve karşılıklı tanınma ideali sunmaktadır. Ancak bu ideal, gerçekliğin ruh halinde ıslah edilemeyen bir unsur karşısında kalmaktadır: güç ilişkilerininkâr edilemezliği. Kimlikler, sadece söylemsel ve kültürel alan içinde değil, aynı zamanda ekonomik kaynaklar, siyasal temsil ve toplumsal prestij mücadelesinde de yer almaktadır.

Günümüzde, çokkültürcü politikalar, formal olarak farklı kimliklerin eşitliği ve karşılıklı saygısını vaat etse de, gerçeklikte hegemonik kültür ve azınlık kimlikleri arasında bir hiyerarşi yaşanmaya devam etmektedir. Çokkültürcülüğün başarısızlığı, aslında onun postmodern teori kaynağının bir sınırını göstermektedir: söylemin ve kültürün ötesine geçen maddi ve kurumsal yapıları dönüştürememe sınırı. Modernitenin monolitik devlet tasarımı reddedilmiş olsa da, yerini alan çokkültürcü yönetim biçimi de toplumsal kimlik krizini tamamen çözmekten uzak kalmaktadır. İnsanlar, çokkültürcü söylemin sunduğu kimlik seçeneğinin bolluğu içinde, paradoksik olarak daha fazla yersiz yurtsuzluk ve kimlik belirsizliği yaşamaktadırlar.

Çokkültürcülüğün Siyasal Ekonomisi ve Tahakkum Formları

Küreselleşme ve çokkültürcülük, sık sık özgürlük, çoğulculuk ve demokrasi söylemiyle sunulan projeler olsa da, bunların ekonomi-politik temeli ve tahakkum formları gözden kaçırılmaktadır. Çokkültürcü politikalar, çoğunlukla gelişmiş batı ülkelerinin göçmen ve azınlık popülasyonlarını yönetmek için geliştirilmiş teknoloji olarak ortaya çıkmıştır. Bu politikalar, kimlik çeşitliliğini kabul ederken, aynı zamanda neoliberal ekonomik düzenin meşruiyetini de sağlamaktadır. Kültürel farklılık ve çoğulculuk söylemi, ekonomik eşitsizlikleri ve sınıf çatışmalarını gölgeleme işlevi görmektedir. Böylece, çokkültürcülüğün teorik vaadi olan emansipasyon, pratik olarak çokkültürcü kimlik yönetiminin güç ve ekonomik ilişkilerini doğallaştırması yoluyla sınırlandırılmaktadır.

Çokkültürcülük ve küreselleşme arasındaki ilişki, bu nedenle çok taraflı ve diyalektiktir. Küreselleşme, çokkültürcü politikalara ideolojik ve kuramsal zemin sunmuştur; fakat aynı zamanda küreselleşmenin getirdiği ekonomik belirsizlik ve sosyal riski, insanları etnik, dini ve yerel kimliklerine yeniden sarılmaya itmiştir. Bu sürecleri içselleştiren çokkültürcülük, hem modernist homojenleştirme projelerine bir eleştiri sunarken hem de neoliberal küreselleşmenin tahakkum formlarını yeniden üretmektedir. Kimlik krizi, bu yüzden sadece psiko-sosyal bir sorun değil; aynı zamanda modernitenin tarihi çöküşü ile postmodern tahakkum biçimlerinin ortaya çıkışını işaret eden felsefi ve siyasal bir kriz olarak kalmaktadır.

Kaynaklar

Duman, M. Z. (2009). Küreselleşme, Kimlik ve Çokkültürlülük. Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 1, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınları.

Scroll to Top