Toplumların uzun süredir gözlemlenen ve siyasal psikoloji alanında temel bir araştırma konusu oluşturan dış düşman yaratma eğilimi, karmaşık iç dinamiklerin bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu eğilim, sadece basit bir güvenlik kaygısından ibaret olmayıp, bireylerin ve grupların kendi kimliklerini inşa etme, iç dayanışmalarını pekiştirme ve hatta içsel sorunlarını dışarıya yansıtma çabasının bir sonucudur. Politik analizler, özellikle kriz dönemlerinde veya toplumsal gerilimlerin yüksek olduğu anlarda, bir dış tehdidin varlığının, iç çatışmaları öteleme ve ortak bir amaca yönelme konusunda güçlü bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir. Bu mekanizma, bireyin veya içinde bulunduğu grubun kendine ve toplumsal koşullara duyduğu güvensizliğin bir telafisi olarak işlev görebilir. Psikolog Teber (1990), bu durumu, içinde bulunduğu toplumsal koşullara ve kendine güvenmeyen bireyin, bu durumu dengeleyebilmek için kendini ve içinde bulunduğu grubu olağanüstü biçimlerde rasyonalize etmesi ve sürekli olarak bir düşman imajı yaratması şeklinde açıklar. Bu rasyonalizasyon süreci, sıklıkla gerçekçi olmayan temellere dayanır ve mevcut durumu çarpıtarak bir dış ötekinin varlığını meşrulaştırır. Tarih boyunca pek çok siyasi lider, kendi halkının dikkatini iç sorunlardan uzaklaştırmak ve mevcut iktidarlarını sağlamlaştırmak amacıyla bu yöntemi kullanmıştır. Ekonomik durgunluk, siyasi istikrarsızlık veya sosyal hoşnutsuzluk gibi içsel baskılar arttığında, bu baskıların kaynağı olarak gösterilebilecek bir dış faktörün veya grubun yaratılması, toplumsal gerilimi dağıtmakta ve hedef saptırmakta etkili bir strateji haline gelmektedir. Bu düşmanlaştırma süreci, “biz” ve “onlar” ayrımını keskinleştirerek, grubun üyeleri arasında güçlü bir birliktelik ve aidiyet duygusu yaratır. “Biz” kutsallaştırılırken, “onlar” şeytanlaştırılır ve tüm olumsuzlukların kaynağı olarak gösterilir. Bu durum, eleştirel düşüncenin azalmasına, sorgulamanın önüne geçilmesine ve iktidarın meşruiyetinin sorgulanmasının engellenmesine olanak tanır. Toplumun kolektif bilincine işlenen bu “dış düşman” fikri, uzun vadede bireylerin dünya algısını ve siyasal yargılarını derinden etkiler. Ortak bir düşmana karşı verilen mücadele anlatısı, toplumun farklı kesimlerini bir araya getirerek, iç ayrışmaları geçici olarak dahi olsa unutturabilir ve kolektif bir hedef etrafında toplanmalarını sağlayabilir. Bu durum, özellikle otoriter rejimlerin veya siyasi aktörlerin kendilerini zor zamanlarda konumlandırmak için sıklıkla başvurduğu bir yöntemdir. Ancak bu stratejinin uzun vadeli toplumsal ve psikolojik maliyetleri ağır olabilmektedir. Sürekli bir düşman algısıyla yaşayan toplumlar, dışa kapalı, güvensiz ve paranoid bir yapıya bürünebilirler. Bu durum, uluslararası ilişkilerde de gerilimi artırabilir ve çatışma potansiyelini yükseltebilir. İç barışın ve istikrarın, dışarıda yaratılan bir tehdit üzerine inşa edilmesi, uzun vadede sürdürülebilir bir model olmaktan uzak kalmaktadır. Bu nedenle, dış düşman yaratma eğilimi, sadece anlık siyasi kazançlar sağlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumların kimliklerini ve geleceklerini şekillendiren temel bir psiko-politik dinamik olarak analiz edilmelidir.

İç krizleri örtbas etmek için ‘öteki’nin şeytanlaştırılması, politik psikolojide oldukça köklü bir mekanizmayı temsil eder. Gruplar, özellikle ciddi kriz dönemlerinde veya varoluşsal tehditlerle karşılaştıklarında, kendi iç çadırlarını ayakta tutabilmek için dışarıdaki bir grubu şeytanlaştırarak iç dayanışmalarını artırma yoluna giderler (Volkan, 1988). Bu şeytanlaştırma süreci, karmaşık içsel sorunları basitleştirme ve tek bir kaynağa bağlama işlevi görür. Ekonomik dengesizlikler, sosyal adaletsizlikler, siyasi yolsuzluklar veya toplumsal kutuplaşmalar gibi gerçek ve çözümü zor iç meseleler, kolaylıkla dış bir “günah keçisi”ne yüklenerek hem kamuoyunun öfkesi başka yöne çevrilir hem de iktidarın sorumluluğu hafifletilir. Bu strateji, içerideki ayrışmaları bertaraf ederek toplumu tek bir düşmana karşı birleştirme amacını taşır. Öteki grubun, toplumun tüm sorunlarının kaynağı olarak gösterilmesi, ortak bir tehdit algısı yaratır ve bu sayede içsel farklılıklar, kimlikler veya ideolojiler arasındaki çatışmalar askıya alınır. Bu durum, aslında içsel olarak zayıflamış veya meşruiyet krizleri yaşayan yönetimler için hayati bir kaçış yolu sunar. Dışarıdaki bu “düşman”, gerçekte var olmayan özelliklerle donatılır; hain, tehlikeli, ahlaksız veya yabancı gibi sıfatlarla tanımlanır. Bu tür bir imaj, abartılı ve çoğu zaman gerçek dışı iddialarla beslenir, hatta mitler ve efsanelerle desteklenerek zihinsel bir tehdit unsuru haline getirilir. Bu süreçte negatif kampanya stratejileri ve propagandistik anlatılar etkin bir şekilde kullanılır. Bu tür söylemler, hedef alınan grubun insanlık dışılaştırılmasına yol açarak, onlara karşı her türlü eylemin meşruiyetini hazırlar. Bir kez düşman imajı koşullandırılması bireye ve topluma benimsetildikten sonra, ortada böyle bir imajı yaratacak gerçek bir durum olmasa dahi, bir fantom-düşman algısı süregelir (Teber, 1990). Bu fantom-düşman, gerçek bir tehdit olmaksızın, toplumun kolektif bilinçaltında varlığını sürdürür ve zaman zaman yeniden canlandırılabilir. Bu durum, sürekli tetikte olma halini besler ve toplumsal paranoyayı körükler. Bu psikolojik süreç, sadece siyasi arenada değil, aynı zamanda günlük yaşamın farklı katmanlarında da etkisini gösterir. Bireyler, çevrelerinde veya medyada karşılaştıkları her türlü olumsuzluğu, bu yaratılmış düşman figürüne atfetme eğilimi gösterebilirler. Bu durum, hem iç barışı zedeler hem de demokratik süreçlerin sağlıklı işlemesini engeller. Ötekinin şeytanlaştırılması, uzun vadede toplumda derin yaralar açar ve uzlaşma zeminini ortadan kaldırır. Bu politik manipülasyonun sonuçları, sadece güncel siyasi gelişmeleri etkilemekle kalmaz, aynı zamanda gelecek nesillerin toplumsal hafızasını ve kimlik algısını da olumsuz yönde şekillendirir. Bu nedenle, bu tür mekanizmaların anlaşılması ve deşifre edilmesi, sağlıklı bir toplumsal yapı ve sürdürülebilir bir barış ortamı için kritik öneme sahiptir.
Düşman yaratma mekanizmalarının işletilmesinde, iletişim araçları ve propaganda teknikleri kritik bir rol oynamaktadır. Siyasi aktörler, kendi gündemlerini ve amaçlarını gerçekleştirmek adına, dışarıdaki bir grubu veya ulusu sürekli olarak tehlikeli, güvenilmez ve tehditkar gösteren söylemler geliştirirler. Bu söylemler, medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırılarak kolektif bir algı oluşturulur. Haber akışları, yorumlar, diziler, filmler ve sosyal medya paylaşımları gibi çeşitli platformlar, bu düşman imajının pekiştirilmesi için kullanılır. Tekrarlanan mesajlar ve semboller aracılığıyla, hedef alınan grubun olumsuz özellikleri abartılır, çarpıtılır veya tamamen uydurma iddialarla beslenir. Bu süreç, toplumsal bilincin manipülasyonunu hedefler ve bireylerin eleştirel düşünme yetilerini zayıflatır. Özellikle genç nesiller, bu tür tek taraflı bilgilendirme akışlarına maruz kaldıklarında, düşman imajını sorgulamaksızın içselleştirebilirler. Oluşturulan bu düşman imajı, yalnızca dış politikada değil, aynı zamanda iç politikada da bir konsolidasyon aracı olarak kullanılır. Toplumun farklı kesimlerini bir araya getirme potansiyeli taşıyan ortak bir dış tehdit, siyasi liderlerin içsel muhalefeti bastırmasına veya farklı ideolojiler arasındaki gerilimi azaltmasına yardımcı olabilir. Bu durum, “biz” ve “onlar” ayrımını pekiştirirken, grup içi bağlılığı artırır ve bireylerin kendi gruplarına olan sadakatini güçlendirir. Grup kimliği ve önyargı bu süreçte önemli bir rol oynar. Kriz anlarında ortaya çıkan veya beslenen bu düşman imajı, zamanla kurumsal bir hal alabilir. Eğitim sistemleri, kültürel etkinlikler ve resmi söylemler aracılığıyla bu imaj kuşaktan kuşağa aktarılır. Böylece, gerçek bir tehdit olmaksızın dahi, yaratılan düşman algısı toplumsal hafızada yer eder ve yeni düşman yaratma potansiyelini her zaman canlı tutar. Bu durum, dış ilişkilerde sürekli gerilimli bir ortamın doğmasına, diyalog ve işbirliği yerine çatışma ve güvensizliğin hakim olmasına neden olabilir. Uluslararası alanda, karşılıklı düşman imajlarının beslenmesi, güvenlik ikilemlerini derinleştirir ve beklenmedik gerilimlere yol açabilir. Düşman yaratma döngüsü, çoğu zaman karşılıklı bir hal alır ve her iki tarafın da kendi iç dinamiklerini dışsal bir tehdit üzerinden açıklama eğilimiyle beslenir. Bu kısır döngü, uzun vadede hem bölgesel hem de küresel barış ve istikrara yönelik ciddi riskler barındırır. Bu nedenle, politik psikoloji, düşman yaratma süreçlerinin sadece anlık siyasi tepkiler olmadığını, aynı zamanda derin toplumsal ve psikolojik kökenleri olan, uzun süreli ve yıkıcı etkilere sahip mekanizmalar olduğunu vurgular. Bu mekanizmaların anlaşılması, daha barışçıl ve işbirlikçi toplumsal modellerin inşa edilmesi için elzemdir.
Yararlanılan Kaynaklar
- Teber, S. (1990). Politik Psikoloji Notları. Ara Yayıncılık.
- Volkan, V. D. (1988). The Need to Have Enemies and Allies.